Bazen… / Hüseyin Avni KUNDURACIOĞLU ‘

Bazen… / Hüseyin Avni KUNDURACIOĞLU ‘
Goglongoz’u bilir misiniz ya da goglongoz sözcüğü sizin için bir anlam taşır mı? Olasılıkla zorlanacaktır zihniniz. Oysa ben, bu sözcüğü her anımsadığımda Edip Cansever usulca elimden tutar bahçeli evimizin sokak kapısının önüne bırakıp gider.. Eğilip kulağıma yine usulca ‘gökyüzü gibi şu çocukluk / hiçbir yere gitmiyor’ dizelerini fısıldamayı unutmaz. Elimi tutan sıcak elin annemin eli olduğunu hissettiğimde fark ederim gittiğini. Elim annemin elinde sokak kapısının önünde olduğumuza göre, Söke’den, iki-üç günlük anneanne ziyaretinden gelmiş olmalıyız. O sıra babam, ahşap sokak kapısının iki kanadını birleştiren zincirin ucundaki asma kiliti açmakla meşguldür. Annem, sokak kapısına sıkıştırılan her hangi bir şeyin hangi ziyaretçiye ait olduğunu çözmekle uğraşırken, ben  çoktan açılan kapıdan bahçeye girmişimdir bile. İşte o an, müthiş bir kokunun güzelliği yerleşir çocuk belleğime. Halâ bile tarif edemediğim eşsizlikte güzel bir kokudur bu. Sarmaşık gibi çardak bitkisi olan goglongozdan başkası değildir bu güzel kokunun kaynağı. Tepedeki çardaktan, adeta birer fener gibi sallanan rengarenk çiçeklerinin altında bayram yerine dönerdi çocuk yüreğim. Yere düşmüş onlarca beyaz, lila, ebruli ve sarı renkli goglongozlara basmamaya özen gösterişimi dün gibi anımsarım. Sanırım çiçeklerinin salyongoz gibi burgu burgu olmasından ‘goglongoz’ ismini almış olmalı. Mutlaka farklı bir ismi vardır ama biz goglongoz derdik işte. Sonraki yıllarda, olması gereken onarımlar sessizce çıkardı goglongozu bahçemizden. Yine de eşsiz güzelliği hep çakılı kalmıştır yüreğimin bahçesinde. Gerçi hiç soran olmadı ama ‘çocukluğunun çiçeği nedir’ diye sorsalardı eğer, kuşkusuz, ‘goglongoz’ sözcüğü çıkardı ağzımdan. Epey yıl önce fark ettim goglongozu çok özlediğimi. Yıllar önce bizim bahçemizde olan bir çiçek, mutlaka bir bahçenin köşesinde hayat buluyordur diye düşündüm. Yanıldığımı anlamam için zamanın akması gerekecekti tabii,. Zira goglongoz yoktu, ötesinde kimse varlığını bile anımsamıyordu. Gittiğim her bahçede aradım goglongozu, fark ettirmeden. Benzeri sohbetlerde araya sokuşturdum, çaktırmadan. Yaşlıların ağzını aradım, açık açık. Ama yoktu goglongoz, kasabada bulamadım izini. Çocukluğumun belleğine kazınmış halini saldım dört bir yana. İnat etmiştim işte, goglongoz ile karşılaşacaktım yeniden. İzmir’den ses buldu çığlığım sonunda.  ‘Selluka olmasın sakın bu çiçek’ diyordu bu ses ürkerek. Sellukanın fotograflarını ekleme inceliğini unutmadan elbette. Evet, bu goglongozdu. Sonunda bulmuştum izini goglongozun, farklı bir giysinin içinde olsa da. Doğrusu çok tanıdık gelmişti selluka. Sadece bizim goglongoz olarak bildiğimiz çiçeğin aşinalığı değildi bu tanışıklık. Ezginin Günlüğü’nden kimbilir kaç bin kez dinlemiştim, Selluka şarkısını; ‘’Yağmur yağdı, gene damlar boyandı / Sellukalar uyandı ... Sen sen sen aşkı bilsen, başka bir dünyaya girsen / Sen sen sen aşkı bulsan, sellukalar gibi sarılsan.’’ Sarıcı cinsi sarmaşıklardan olduğuna göre, sarılmak eylemi en çok bu çiçeğe yakışırdı. Sellukanın anavatanı Venezuela’ymış ama İzmir ile bütünleşmiş bir çiçekmiş. Kaynaklar öyle diyor. Bahçemizdeki görüntüsüyle çocuk belleğime kazındığı yıllarda, İzmir’deki evlerin bahçelerinde de pervasızca salgılıyormuş kokusunu meğer. Salt kokusunu mu? Burgu burgu güzelliğini de elbette. Goglongozun izini bulmuştum ama peşindeki yolculuğum devam ediyordu halâ. İzmir’e yolumu düşürüp Hisarönü’ne uğramak oluyor ilk işim. Hisar Caminin çevresindeki çiçekçilerin sellukayı bulmam konusunda yardımcı olacaklarını düşündüğüm için. Önlerinde rengarenk çiçek saksılarının bulunduğu 4-5 çiçekçiden en yaşlıca olana yanaştırdı sezgilerim. Salt çiçeği satın almak değil, selluka üzerine konuşma isteğinden olsa gerek. "Selluka fidanı arıyorum" dedim, sonradan isminin Şaban olduğunu öğreneceğim çiçekçiye. Soru karşısında amcanın ışıldayan gözlerini kim olsa fark ederdi o sıra. ‘’Sen sellukayı nereden biliyorsun?" dedi şaşkın bir ifadeyle. Bu kez şaşırma sırası bendeydi. Yok, sorumun soruyla yanıtlanmasına değildi. Şaban amcanın ışıldayan gözlerine sinen sevgi dolu bakışlaraydı şaşkınlığım. Selluka fidanı satın alıp gitmeyi düşlerken, Şaban amcayla karşılıklı çay içerken buluyorum kendimi. ‘’Eskiden’’ dedi Şaban amca, ‘’İzmir’in sokaklarında yürürken limon çiçeği ile yasemin karışımı kokusuyla eşlik ederdi selluka". Bir çiçekten çok, eski bir dostundan söz eder gibiydi doğrusu. Şaban amca, selluka ile ilgili kurduğu her cümleye ‘eskiden’ sözcüğüyle başlıyordu. ‘’Eskiden’’ dedi yine ve devamla, ‘’Karataş’tan taa Göztepe’ye kadar bütün evlerin bahçesinde selluka çiçeği olurdu ve hatta sellukanın bulunmadığı bahçeler ayıplanırdı.’’ Sellukaya, yani benim goglongozuma olan merakım iyiden iyiye artmaya başlamıştı artık. Selluka tohumdan üretilirmiş meğer. Fasulye gibi olan tohumu toprakla buluşturulur ve sonrasında da filizlenip sarması beklenirmiş. Şaban amcaya göre, sellukanın yok olup gitmesi de bu yüzden. ‘’Çiçekten tohum alacaksın, sonra bunu gelecek yıl dikeceksin, sonra yine çiçekten tohum alacaksın. Şimdi kimsenin zamanı yok ki bunlarla uğraşmaya. O yüzden yok olup gitti işte.’’ Şimdi anlamıştım goglongoz ile karşılaşmakta neden geciktiğimi. Arada gelip soranlar oluyormuş, Kemeraltı Derneği tohum dağıtmış bir ara, hatta İzmir’in simgesi olması bile gündeme gelmiş. Şaban amca anlattıkça anlatıyordu sellukayı. Oysa benim aklım, alacağım selluka fidesindeydi artık. ‘’Şimdi ekilmez ki onun tohumu’’ dedi ‘’ama sana bir fide getireceğim, söz’’ Sözleştiğimiz gün gittiğimde bulamadım Şaban amcayı.. Çiçek sergisi de yoktu üstelik. Komşusu konumundaki çiçekçiye sordum. ‘’Eniştem hastalandığı için gelemedi bugün’’ dedi. ‘’Selluka getirecekti bana, o yüzden sordum’’ dedim. ‘’Bahçesinden getirecek o zaman sana, çünkü fide olarak satılmaz selluka...’’ Geleceğini öğrendiğim gün gittiğimde, gülümserken buluyorum Şaban amcayı. Gözlerindeki ışıldama devam ediyordu. Sanırım selluka konusundaki ısrarcılığım hoşuna gitmişti. Elime tutuşturduğu selluka fidesiyle ayrılıyorum Şaban amcanın yanından. Goglongoz ile olan bağımı bilen bir arkadaşım var. Kucağımda selluka fidesi ile Kemeraltı’nın kalabalık sokağında ilerlemeye çalışırken çalan telefonumdaki ses de onun sesiydi zaten. ‘’Alabildin mi?’’ diye soruyordu. En az benim kadar merak ettiğini biliyordum. ‘’Evet, aldım’’ dedim ‘’kucağımda şimdi.’’ ‘’Biliyormusun, aslında tam bir öykü konusu" dedi. Hiç düşünmemiştim. "Neden olmasın" diye geçiştirip beni bekleyen araca doğru yöneldim
 
24.08.2019